Haluk Bilginer sitem etti: Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı' diyoruz!

Haluk Bilginer, "Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz" dedi

01 Nisan 2018 Pazar, 09:54


"Sanatçı ne idüğü belirsiz bir tanımlama" diyen oyuncu Haluk Bilginer, "Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz. Ben oyuncuyum mesela, öbürü heykeltıraştır, diğeri dansçıdır. 'Ben sanatçıyım' diyene soracaksın mesleğin nedir abla? Biraz daha sanatla ilgilenmelerini tavsiye ederim" görüşünü dile getirdi.

Hürriyet'ten Çınar Oskay'a konuşan Haluk Bilginer, "Atatürk'e tapınma hikâyesini geride bırakmak lazım" sözleri hatırlatıldığında "Ne güzel, herkes farklı yerde dursun zaten. “Atatürk’ü anlamaya çalışalım” dedim. Atatürk adı kullanılarak onun istemeyeceği çok şey yapıldı bu ülkede. O yüzden onun adını kullanırken çok özenli olmamız gerekir. Dünyanın anladığını bu istismarcılar anlamamış görünüyorlar da o yüzden kurdum bu cümleyi. Atatürk’ü rahat bırakın. İnsanlar önce okuduklarını anlasa..." dedi.

Çınar Oskay'ın Haluk Bilginer'le yaptığı söyleşinin bir kısmı şöyle:

- Şahsiyet’ değişik bir hikâye. Tür olarak nereye koyarsınız?

Beni çok heyecanlandıran ve benzerleriyle karşılaşmadığımız bir senaryo. Bildiğimiz seri katil hikâyesi değil. Adam kahraman da değil, tipik psikopat da. Yok olması gereken insanların listesini yapmış. Alzheimer olunca nasıl olsa unutacağım diye başlıyor sırayla... Şahane bir kara komedi/gerilim. Hakan Günday çok iyi yazmış, Onur Saylak da çok iyi çekiyor.

- Sizi ilk kez bu yaşta bir karakter olarak görüyorum.

Yaş alalım ama ruhumuz genç kalsın.

"Sona yaklaşıyoruz"

- Bir oyuncu için nasıl bir dönem bu?

Olgunluk dönemidir herhalde. Bazı şeyleri sorun etmemeye başlıyorsunuz. Hayata başka türlü bakıyorsunuz.

- Nasıl?

Öleceğini bilerek... Öleceğini bilen tek yaratık insan. Nedense bunu 30’lu değil, 60’lı yaşlarda anlamaya başlıyor. Sona yaklaşıyoruz. Shakespeare’in dediği gibi, “Zaman en büyük düşmanınız. Doğduğunuz andan itibaren ölüme doğru sürükleyen bir şey”.

- Ne oluyor bunu anlayınca?

Empati, vicdan, insan olma özellikleri artıyor.

- Bir araştırma hatırlıyorum. İnsanın en mutlu yaşı 63 çıkmıştı. Doğru mu?

- Öyle mi? Ben 63 buçuğum! Ve bence doğru.

Türk dizileri nasıl sizce? Dizi ihracatında ABD’den sonra dünya ikincisiyiz.

Televizyonda çok iş yapıldığı için insanlar tecrübe kazandı, meleke kesp etti, eskilerin deyimiyle.

Biraz çığırından çıkmadı mı? Abartılı yakın planlar, bağırış çağırış falan. Sizin kalibrenizde bir oyuncu için işkence olmalı.

Ağır işkence tabii. Sadece izleyene değil, yapana da. Tüm ekibe işkence. Her hafta 150 dakika! Bunu regüle etmeleri gerekiyor. Standart olmadığı için gecenin 4’ünde trafik kazası oldu, set çalışanları öldü.

‘Ezel’ vardı mesela, efsane bir dizi. O kalitede bir dizi görebiliyor muyuz artık?

Kalite düşüyor, senaryo tavsıyor. Yakın planlar; ben sana baktım, sen bana baktın. Çayı koy, demlensin, hâlâ birbirlerine bakıyorlar! Bence televizyonun geleceği internette. BluTV, Puhu TV... ‘Şahsiyet’te bölümler 60’ar dakika. Dünya standardı dramada maksimum bir saat, genelde 45 dakika. Sitcom’da 25 dakika. Türkiye’deyse 150 dakika!

Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz

Tiyatroyu görev duygusuyla mı yapıyorsunuz?

Öyle demeyelim, çok sevdiğim için yapıyorum. Tiyatro hayat, sinema sanat, televizyonsa bir mobilya. Televizyon sanatı diye bir şey olmaz. Sinema yönetmenin, tiyatro oyuncunun sanatı.

- Kutsadığınız bir şey değil ama...

Aman, aman, aman! Sakın! Efsaneleştirmeye gerek yok, neyse o! 

Böyle bir tartışma vardı değil mi?

“‘Rolümdem etkilendim’ demek ya psikolojik rahatsızlıktır ya yalancılıktır” dedim. Saldırdılar. Oyuncu rolünden etkilenmez, nokta! Oyunculuk bir beceridir, marangozluk gibi. “Bu rol için altı ay bilmemkimlerle yaşadım.” Tanrı’yı oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan... Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

Dünya Tiyatro Günü’nde Twitter’da şunu yazmışsınız: “Sözün bittiği yerdeyiz ama sanat sözün bittiği yerde başlar.”

Söz yetmediği için resim, beste yapıyoruz. İngilizce, Çince, Türkçe yetse neden beste yapayım ki? Bin kelime döksem ‘Guernica’yı anlatabilir miyim sözlerimle? Tiyatro da öyle.

Tanrı’yı da oynadım ben. Ne yapacaktım? Altı ay Tanrı’yla mı yaşayacaktım! Selama abartılı hareketlerle çıkmalar falan... Mesleği bu çapaklardan arındırmak lazım.

- Kadıköy’de polis ‘Sadece Diktatör’ gibi bazı oyunları yasakladığında, “Polis keşke tiyatro izlemeye gelseydi” diye yazdınız.

Hiçbir sanat faaliyeti yasaklanmamalıdır. İzleyen içindir sanat. Ben sahnede “İnsan hali böyle bir şeydir” derim, siz de kendinizi, insanı anlamak, empati kurmak için seyredersiniz.

- Ülke gerildikçe ilgi arttı galiba tiyatroya...

Kadıköy’de herkes bir salon açalım diye tatlı bir telaş içinde. Ama çok küçük bir kitleye yaptığımızı unutmayın. Türkiye’nin yüzde 80’ine tiyatro dediğiniz zaman akıllarına hiçbir şey gelmiyor. Yüzde 14’ü “Sinema gibi bir şey ama canlı yapılıyor galiba” diyor. Sadece yüzde 6’sı hayatında bir kere gitmiş. Türkiye İstatistik Kurumu’nun sayıları bunlar. Yani ülkenin yüzde 5’ine, 6’sına tiyatro yapıyoruz.

- Mehmet Aslantuğ “Oyunlar yasaklanıyorsa baskı yok denemez” derken bazı sanatçılar “Bu ülkede kimse baskı altında değil” çizgisindeydi. Nasıl görüyorsunuz?

Tam sizin gördüğünüz gibi görüyorum.

- Nasıl yani?

Gazetecisiniz, sizin nasıl gördüğünüz çok önemli. Benimki yaptıklarımla, söylediklerimle ortada.

- Madem merak ediyorsunuz; “Türkiye’de herkes çok özgür” diyen bir sanatçı için ‘Alice Harikalar Diyarı’nda diye düşünüyorum.

Sanatçı ne idüğü belirsiz bir tanımlama zaten. Mesleksiz ünlülere ‘sanatçı’ diyoruz. Ben oyuncuyum mesela, öbürü heykeltıraştır, diğeri dansçıdır. “Ben sanatçıyım” diyene soracaksın mesleğin nedir abla? Biraz daha sanatla ilgilenmelerini tavsiye ederim.

- Açıktan muhalifsiniz, sizinle uğraşıyorlar mı?

Uğraşmak isteyen herkes uğraşıyor.

- Hayatınız zorlaştı mı?

Sizinki kolay mı?

- Hayır, değil.

Bravo. Ben sizden niye farklı olayım? Ama bir şeyleri ‘rağmen’ yapmak zevklidir. Türkiye’de tiyatro kurmuş olmayı hiçbir şeye değişmem.

- Sizin kulvarınızda akla ilk gelenler Genco Erkal, Müjdat Gezen, Ferhan Şensoy... Bu isimler hep katı Kemalist çizgideydi. Sizse “Bu Atatürk’e tapınma hikâyesini artık geride bırakmak lazım” demiştiniz Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e.

Ne güzel, herkes farklı yerde dursun zaten. “Atatürk’ü anlamaya çalışalım” dedim. Atatürk adı kullanılarak onun istemeyeceği çok şey yapıldı bu ülkede. O yüzden onun adını kullanırken çok özenli olmamız gerekir. Dünyanın anladığını bu istismarcılar anlamamış görünüyorlar da o yüzden kurdum bu cümleyi. Atatürk’ü rahat bırakın. İnsanlar önce okuduklarını anlasa...

- “Baba figürü var, 90 yıldır tapınıyoruz” demiştiniz.

Lidersiz hiçbir şey yapamamak... Bu kendini hiçe saymaktır. Çoban koyunlara lazımdır! Bizim toplum olarak kendi aklımızla hareket etmemiz lazım.

- AK Parti döneminde baba kültü hâlâ Atatürk mü sizce? Yoksa artık iki baba mı var?

Mesela İngiltere’de toplumun babası kimdir? Finlandiya’da kimdir? Belçika’da? Almanya’da? Yoktur. Demek ki olabiliyor. Babasız olabiliriz demek ki!

"Amirle tiyatro yapılmaz"

- Kadın oyuncuların Meclis’te sahneye çıkmalarına izin verilmemesine tiyatroculardan tepki yağıyor. Siz ne diyorsunuz?

“Memur oyuncu olmaz” dediğimde bana söylemediklerini bırakmamışlardı. Gördünüz mü? Benim asıl derdim; o sahnede kalan erkek memurlarla! Memursanız amiriniz vardır, amirle tiyatro yapılmaz.

- Kızınız kaç yaşında?

11! Kendi torunumu kendim yaptım. Aracıyı kaldırdım!

- Hayatınızın diğer yarısı İngiltere’de. Kızınızın nerede yaşamasını istiyorsunuz? Birçok kişi göç ediyor Türkiye’den... 

Bu kadar insan ülkeyi terk ediyorsa oturup kendimize bakmamız gerekmiyor mu? Bu kadar beyin göçüyor, telaşa düşmemiz gerekmiyor mu toplum olarak? Bu telaşı görmüyorum, görmek istiyorum. Nerede yaşayacağı kızımın kararı.

- Kızınız için endişeli misiniz? Kutuplaşmayı nasıl görüyorsunuz?

- Kutuplaşma çok tehlikeli. İnsanları iç savaşa götürür. Çok tehlikelidir, çok! Evlat olunca yaşantınızda bir şey değişiyor. Sizden daha kıymetli bir şey geliyor dünyaya. Egonuz kayboluyor. Hiç düşünmeden canınızı verirsiniz.

- Çetin Altan son röportajımızda, “Türkiye’de kadın başkaldırısı bekliyorum” demişti. Olabilir mi?

İran’da olanlara bakın, kadınlar yapıyor. Neden olmasın? Başlamış bile olabilir.

- Dünyada #metoo, #neveragain gibi hareketlerde tacizciler afişe edildi. Neden Türkiye’de kimse çıkıp bir şey söylemedi? Özellikle eğlence endüstrisinde?

Bizde kol kırılır, yen içinde kalır. Kalmamalı. Kırılan kolu yenin içinden çıkarıp “Benim kolumu kırdılar” diyeceksiniz! Çaresini arayacaksınız bir daha kırılmaması için. Herhalde bir olgunlaşma süreci gerekiyor.

- Siz şimdi pişmanlık duyduğunuz şeyler yaptınız mı geçmişte?

-Benim erkek egemen bakışım hiçbir zaman olmadı. Tersine, nefret ettim. Tabiatımda öyle bir şey var.

- İki evlilik yaptınız. Eşleriniz oyuncu ya da şarkıcıydı. Neden acaba?

Yetenek çok cazip bir şeydir. Çok çekicidir. Siz yeteneksiz insan sever misiniz? Hiçbir şey yapmayan, boş boş oturan?

- Çapkın ruhlu bir insan mısınız?

O ne demek, onu tarif ederseniz hemen söyleyeyim.

- Evet, top yine bana geldi!

Siz olmayan toplar fırlatıyorsunuz, ben de servisi karşılıyorum.

- Sürekli smaç geliyor!

Biraz da siz oynayın. Çapkınlığın tarifini alacağız şimdi sizden... Herkes dinliyor mu?

- Hımm... Flört etmekten hoşlanan?

Herkes flört eder. Her ilişki bir flörttür.

- Bunu nüfusun genelinden ya da mevsim normallerinden daha sık yaşayan? Don Juan’lık yani. Var mı sizde?

Hayır.

- Hiç olmadı mı?

- Hayır. İmkân, fırsat, ortam neyi yarattıysa o. Gidip “Nerede ulan” diye bakınmıyorum. O bir rahatsızlık, tedavi edilmesi gerekir.

- Erkekler arasında epey yaygın...

Erkek tohum bırakmayı sever. Doğadan bahsediyorum, horoz mesela. Ama düşünen, algılayan insanın işi o değildir.

- Evlilik nasıl bir şey sizce?

Toplu yaşama geçişte uydurduğumuz bir şey. Bu odadaki herkesi yönetiyor olsam derim ki: “Sen bununla evlen, borca gir, çocuk yap, işime de karışma.” İnsanları kontrol etmek için... Doğada böyle bir şey yok. Kendi uydurduğu değerlerle çok vakit kaybediyor insan. Yazık oluyor güzelim zamana.

- E siz niye evlendiniz? Hem de iki kez?

Başka ne yapacaksın bu toplumda! “Niye pasaportun var” diye de sorun o zaman. Kimse bırakmıyor ki çıkayım dışarı!

Türkiye’de büyük patlamayı ‘Masumiyet’le yaptınız sanırım.  Biliyor muydunuz böyle efsanevi bir sahne çıkacağını?
 
- Hayır ama o tiradı çok sevmiştim. Filmin senaryosu yokken o tirat vardı. Aklında hiçbir şey yokken Zeki bir gece oturmuş, yazmış. Sonra o tirat üzerine senaryoyu oluşturmuş.

Nasıl çektiniz bu sahneyi?
 
- “Necessity is the mother of invention” (Gereklilik icadın anasıdır) diye bir İngiliz atasözü vardır. Şaryo kullanacağız, zemin eğimli, engebeli bir arazi, titriyor. Güneş batıyor, gün gidiyor. “Haluk, koyuyorum kamerayı, anlat” dedi Zeki. Kamerayı koydu ve anlattım, o kadar. Tek plan.

Bir kerede!
 
- Evet. “Işık gidiyor, hadi abi”. Kuramadık, titriyor, saatlerce uğraştık olmuyor. Yoksa şaryo 360 derece dönecek, Güven’in (Kıraç) yanından geçecek, arkadaki sağır kız gözükecek. Saatlerce planlandı. Ama şartlar izlediğiniz gibi olmasını gerektirdi. Bu sahne öyle oldu işte.

Gelelim ‘Kış Uykusu’na... Nuri Bilge Ceylan’la Altın Palmiye kazandınız. İnsanın hayatı nasıl değişiyor bu ödülle?
 
- Benim değişmedi ama eminim Nuri Bilge’nin ya da yapımcının değişmiştir. Ben oynamakla ilgileniyorum, oyuncu olmaya çalışıyorum.

Altın Palmiye çok önemli değil yani?
 
- Umurumda değil. Ödül, eyvallah... Çok teşekkür ederim, sağ olun. İzleyenlerin teveccühü, eksik olmasınlar. Ben yoluma devam ediyorum.

Sinemanın iki dev yönetmeniyle çalıştınız. Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’la...
 
- Nuri Bilge çok iyi bir yönetmen! Onu hemen söylemeliyim. Oyuncudan çok iyi anlıyor, algıları açık. Neyi, nasıl anlatması gerektiğini biliyor. Bir kelime, bir hareket daha lazım diye saatlerce konuşuyoruz. İpek halı işler gibi ince ince...

Zeki Demirkubuz’un tarzı nasıl?
 
- Zeki de çok iyidir. Masumiyet’i çok iyi çekti. Bazı yönetmenler görüntüyle fazla ilgilendiği için, ‘mana’ya vakit bulamayabilir. Ama resmin içinde ne oluyor?  Anlattığı masala önem verenler daha başarılı.

Övmek için söylemiyorum, dünya çapında tek yıldızımız sizsiniz. Bu Londra’da aldığınız eğitimle mi ilgili? Yoksa şans mı?
 
- Kafanızdaki hedefleriniz, planlarınız yaratıyor şansı. İstanbul’da oturup Devlet Tiyatrosu’nda memur olsaydım beni İngiltere’den kim arardı ki?

Okuduğunuz okul ‘London Academy of Music and Dramatic Art’, İngiltere’nin en iyilerinden. Oyunculukta eğitim ne kadar önemli?
 
- Çok önemli ama oyunculuk eğitimi olması şart değil. Psikoloji, felsefe okuyup tiyatro kollarında başlarsanız daha iyi bir oyuncu olursunuz. Oyunculuk bir beceridir. Yapa yapa kendimize öğretiriz.
 Felsefe, psikoloji derinlik mi katıyor?
 
- Sınırlar genişliyor, yelpaze açılıyor. Diğer tecrübeler size değer katar.
 Ya yetenek?
 
- Yetenek, merak dürtüsüyle sevdiğin bir şeyin ısrarla üzerine gitmek, yapmaya çalışmak, sürekli yeniden denemek, başarırız olup tekrar denemektir. Her resim yapan ressam değildir.
 Yetenek mi tutku mu bu?
 
- Yetenek yoksa tutku da olmaz. “Ben oyuncu olmak istiyorum” diye gelen genç arkadaşlara ilk sorduğum soru şu: “Bu gece yatağına yat ve düşün: Oyunculuk dışında bir şey yaparak eşit derecede mutlu olabilir misin? Cevabın evetse sakın oyuncu olma.” Bu kadar basit.

Hollywood’un potansiyel seyircisi 7 milyar
 Arada yurtdışına gidip sonra Türkiye’ye dönen futbolcular gibisiniz.
 
-Geçen ay Hollywood’da bir film çektim ama Şahsiyet’teki Agah beni daha çok heyecanlandırdı. Dönüp çekimlere başlamayı dört gözle bekledim.

 Hollywood filmlerinde biraz oryantalizm kurbanı olmuşsunuz. Ortadoğulu gerilla, mafya gibi stereotipler... Bu rahatsız ediyor mu sizi?
 
- Hayır, hepsi benim için birer deneyim. Bağımsız Hollywood sineması farklı olabilirdi. Ama çok büyük bir endüstri. Potansiyel seyircisi  7 milyar. Bir filme 200 milyon dolar harcayabiliyorlar çünkü  1 milyar dolar kazanabileceklerini düşünüyorlar.

Dev Hollywood yapımı ‘Ben-Hur’da rol aldınız. Uçurum var mı arada?
 
- Onlar da aynı kamerayı, ışığı kullanıyor. Fark; insana ayrılan zaman ve tanınan şans. Para... Küçük bütçeli denilen bir filmde bile TIR’lar, karavanlar, koşuşturanlar... Standart çok önemli.

Hayatınız nasıl geçiyor? 

- Haftanın sekiz güne çıkması için dilekçe vermeyi düşünüyorum. Dört gün setteyim, üç gün tiyatrodayım. Ama çalışmazsam sıkılırım zaten.

 Sabah erken mi kalkarsınız?

- Hayır. Erken saatleri hiç sevmem, gece adamıyım. Beni sabaha kadar çalıştır ama sabah dokunma. Adımı bile hatırlamam. 

 Kafa dinlemek için ne yaparsınız? Ne bileyim, eve gidince bir kadeh şarap içer, Netflix’i açar mısınız? 

- Çay demlerim. Şarabı arkadaşlarla içerim, tek başıma içmeyi sevmem. Çiftliğe giderim, ormana bakarım, tavukları beslerim.

 Çiftliğiniz mi var? 

- Evet, şehre bir saat mesafede. Ördeklerim, tavuklarım, ineğim ve bir yavrusu var. Kuşlarım, güvercinlerim, kumrularım var. Doğayı seviyorum, muhteşem bir mucize. 

 Tatile nereye gidersiniz? Londra’yı özlüyor musunuz?

- Londra tatil değil ki, ikinci evim. Orada da yaşıyorum. Yazın kızım denizini sevdiği için Bodrum’a gidiyoruz.

En sevdiğiniz filmler?

- ‘Paramparça Aşklar Köpekler’, ‘Gözleri Tamamen Kapalı’, ‘Baba’ filmlerini ve Charlie Chaplin’in dehasını severim. Türkiye’den sorarsanız Onur Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filmini... Görmediyseniz mutlaka izleyin.

Sokakta rahat yürüyebiliyor musunuz? 

- Hayır. Gözlük, şapka, kadın kıyafetine bile girsen tanırlar! Şöhret vesaire hep yolculukta başınıza gelen şeyler, hedeflenecek şeyler değil. Mesleğin yan etkileri.