Gülse Birsel analiz etti: Bu ülke, tarihinin en büyük ahlaki çöküşünü yaşıyor!

Hürriyet yazarı Gülse Birsel, son dönemde yaşanan gelişmeleri köşesinde değerlendirdi.

14 Mart 2018 Çarşamba, 09:49


Hürriyet gazetesi köşe yazarı Gülse Birsel, İstanbul Taksiciler Esnaf Odası Başkanı'nın açıklamasını ve Mina Başaran ile 7 arkadaşının uçak kazasında ölümünün ardından yapılan yorumları değerlendirdi.

Gülse Birsel'in "Şaşırma sabrımızı taşırma'nın sosyolojik analizi" başlıklı yazısı:

TAKSİCİLER Uber’cilere kızgın.

Ama, “Şu şu konularda haklarımız çiğneniyor, mağdur oluyoruz, bununla ilgili hukuki yaptırımlar ve eşit haklar talep ediyoruz” tarzında bir söylem, artık ülkenin ikliminde çok demode tabii.

Onun yerine taksicilerin dernek başkanı, “Onları ülkemizde istemiyoruz” diyor ve “Adalet farklı bir karar verirse sabrımız taşar” diye ekliyor.

Son yıllarda istediğini yaptırmanın biçimi özünde bu. ‘Onlar, işimize gelmeyenler, bizim gibi olmayanlar, sevmediklerimiz ülkeden gitsin’, bir. ‘İstediğimiz olmazsa ne kötülükler yaparız nasıl saldırırız siz düşünün’, bu da iki.

‘Şaşırma, sabrımı taşırma’ devrinde hayatımın en güzel yaşlarını geçiriyorum iyi mi? Son yıllarda yarı şaka yarı ciddi söylenen, slogan atılan bu kalıbın tercümesi nedir? ‘Benim istediğim tarz ve kalıbın bir milim dışına çıktığın anda, hak hukuk bilmem, seni fena yaparım!’

Bir kazada hayatını kaybeden gencecik insanların arkasından edilen çirkin sözlerin de kökü burada aslında. ‘Bizim gibi değillerdi, o zaman başlarına gelen her kötülüğe seviniriz!’ Yani, ‘şaşırdılar ve tabii böyle oldu!’ Sevilen sanatçılar hastalandığında da artık zarif geçmiş olsun mesajlarının yerine, sanatçının siyasi duruşunu beğenmeyenlerden, “Oh iyi olmuş”lar okuyoruz dehşet içinde. ‘Oh iyi olmuş, çünkü benim gibi düşünmüyordu ve tamı tamına benim gibi olmayan herkesin başına çok kötü şeyler gelmeli!’

Büyük bir kafa karışıklığı. Bu ülke, tarihinin en büyük ahlaki çöküşünü yaşıyor kanımca. Sana dokunmamış, hiçbir suçu olmaya genç insanların kazada ölmesine alkış tutmaktan, arkalarından hakaret yağdırmaktan daha büyük ahlaki zaafiyet ne olabilir?

Hadi iyimser olalım. Belki ahlaki sorun değildir, belki insanlar aynı insanlardır da adalet ve doğrular konusunda kafaları çok karışıktır, ne dersiniz?

Çünkü içindeki kötülük, haset ve saldırganlığı olduğu gibi bağırmanın, hatta en ilkel haliyle eyleme dökmenin yüreklilik, dürüstlük, hak, rövanş filan gibi görüldüğü garip bir iklim oluştu.

Nezaketin küçümsendiği, kültür birikiminin yuhalandığı, hak edilmiş başarının dövüldüğü, eğitimin bile aşağılandığı bir atmosfer var. Bu oksijensiz ortamda, biraz kafası karışık, biraz ‘az bilen’ insan alkış bekleyerek abuk subuk konuşabilir, saldırgan ve nefret dolu davranabilir pekâlâ.

Aile terbiyesi, sosyal hayat terbiyesi, yaşam zevki, bilgisi, nezaketi hatta mantığı olmayan ama bağırıp tehdit savuranların sırtının pışpışlandığı, onların asil, diğerlerinin ‘dışarıdan’ sayıldığı garip bir sosyal cangıl oluştu.

Bilgiyle, zekâyla, rekabetle, çalışmayla değil; torpille, etek öpmeyle, tehditle, saldırganlıkla bir yerlere varılması gerektiğini bir denklem olarak kabul ettirmeye çalışan yanlış bir matematik bu! Ve bu matematik şu an yetişen neslin matematiği olursa, gelecekte vay halimize!

Siyasetçisinden gazetecisine, öğretmeninden sorumsuz sosyal medya kullanıcısına kadar, dostlar, bırakalım bu işleri. Biz bu iklimde hep birlikte boğuluruz!

Anaokulunda öğrendiklerinizi unutmayın:

Çalışanlar başarır.
Başkalarının hakkına saygı duyulmalıdır.
Etrafındakilere yardım etmek şahanedir.
Lütfen ve teşekkür ederim denmelidir.
İyiler hep kazanır.

Bir de benden inci: Geceleri başkaları için olan dileklerin kadar güzel uyursun...